Yerköy (Altıncı Bölüm)


       Yerköy ufacık, şirin bir ilçe. Artık 'lojman' sözcüğünden size de gına geldi ama ne yapalım biz ofisciler  babalarımız emekli olana kadar, ya da biz çocuklar bir türlü baba evinden çıkana kadar hep lojmanlarda oturduk. Bu sebeple bu sözcüğü istemeseniz de biraz daha duyacaksınız.
    Evet... lojmanımız bu sefer üç katlı bir evdi. Bu tür evlere 'Apartman' deniliyormuş. Biz ikinci katta oturuyorduk. Çok güzel bir evdi.Artık Büyükannemde Sivas'tan gelip uzun süreler bizde kalıyordu. Burada da lojmanlar çoktu ama Erzurumdaki gibi komşularla pek kaynaşamadık. Biz gençler(Orta üçüncü sınıftaydım ve artık bir genç kızdım) okuldan gelince evlerimize çekiliyorduk. Çok nadir akşam üzerileri  dışarı çıkıp top oynuyorduk kızlı erkekli. Annemlerin komşularla ilişkisi nasıldı pek anımsamıyorum. Her halde annem çoğu zamanını evde geçiriyordu ki benim de rahatım yerindeydi. Tabii ki çocuklarla ilgileniyordum. Hele Ayhan'la Aydan hiç yakamdan düşmüyorlardı. Sanki anaları bendim. Ama eskisi gibi yorulmuyordum. Bir de Yerköy'de sinema yoktu. Düşüne biliyor musunuz..? sinema yoktu... ve ben çocuklarla evde yalnız kalmak zorunda kalmıyordum. 
    Toprak Mahsulleri Ofisi çalışanlarına maaş dışında senede birkaç kez de ikramiye verirdi. Babam söylerdi oradan biliyorum. Bu kez babam ikramiyesini alınca Yozgat'a  gitti ve döndüğünde kocaman bir koli (o zaman bu büyük kutulara koli denmezdi ama ne dendiğini de bilmiyorum) içinde bir şey getirdi. Kutuyu açınca çok şaşırdık.
Babam:
-Necmiye, bak sana çamaşır makinesi aldım, artık elinde çamaşır yıkamıyacaksın. Sen suyunu, sabun tozunu koyuyorsun, şu düğmeye basıyorsun. Kendi kendine yıkıyor çamaşırları. Sonra şu merdanelerin arasına koyuyor, şu kolu çeviriyorsun, çamaşır sıkılıyor.
    Hepimizin gözleri fal taşı gibi açılmıştı.  Bu bir mucizemi? Nasıl böyle bir şey olabilirdi?(Ben o günden beri çamaşır makinesini dünyanın sekizinci harikası olarak algılamışımdır hep). Bir kaç gün komşular makinemizi görmeye geldiler, hatta bazıları çamaşırlarını yıkaya bilirler mi? diye anneme soruyorlardı. Annem titiz kadın, başkasının çamaşırını yıkadığı makineyi eminim bir daha kullanmaz, komşuların hizmetine sunardı.
-Valla Cavit çok kullanılırsa çabuk bozulur dedi. Bozulursa burnumdan getirir, deyip onları tatlı tatlı geri çevirmişti.
    Yerköy'e gittikten iki ay kadar sonra annem yine bir hamilelik yaşadı. Altıncı çocuk... inanamıyorum ben yeniden bebek bakmaya mı başlayacaktım? Daha Aydan bir buçuk yaşındaydı. Ama annem bu bebeği doğurmak istemedi. Büyük annemin bütün ısrarlarına  rağmen bir sabah yine Yozgat'a gittiler. Akşam üzeri döndüklerinde annem rahatsızdı. Hemen yattı. Çocuğu aldırmışlar (yeni bir şey daha öğrenmiştim, yani annemin karnında artık o bebek yoktu.) Oğlanmış. Bizde oğlan bir tane ya... Epey üzgün döndüler. Büyük annem 'günahı da cabası' dedi. Annemde günah olduğunu biliyormuş ama O doğurmak yerine günaha girmeyi yeğlemişti. Ben ise sanıyorum biraz üzgündüm...
    Üç kız kardeş yeni okullarımıza başladık. Ayfer iyi bir öğrenciydi, hemen okuluna alıştı. Ama Ayten... O bir alemdi. Kötü bir alışkanlığı vardı onun. Sofrada karnını doyurur, son lokmasını -ki genelde ekmek olurdu bu- damağına yapıştırır bizlerden biri farkına varana kadar emer dururdu. Okula giderken bu işi tüm dikkatimize rağmen bir türlü becerirdi. İlk haftalar birkaç kez ekmeği emerken sınıfta uyumuş, okul çok yakın, öğretmeni almış kucağına eve kadar getirmişti. Sonunda durumu öğretmene söylemek zorunda kaldı babam. Ve o öğretmeni sayesinde bu huyundan vazgeçti  Ayten.
    Benim okul hayatım ise alıştığımın biraz dışındaydı. Erzurum'da ki okulumda sadece kızlar vardı. Yani kız okuluydu. Burada ise kız erkek karışıktı ve ben sınıfın sekizinci kız öğrencisiydim. Ve yine sınıfın en güzeli... (biraz ukalalık oluyor ama ne yapayım kendimi öyle görüyordum.) Okuldaki ve sınıfımızdaki öğrencileri görünce pek şaşırdım diyemem.  Çünkü ilkokulda da böyle büyük oğlanlar ve kızlar vardı.  Burada da kocaman iri yarı kızların yanısıra, sakallı hatta karşı sınıfta herkesin 'Çavuş Abi' dediği bıyıklı bir öğrenci bile vardı. Bazı öğretmenlerimiz onların yanında daha bir öğrenci gibiydiler.  Öğretmenlerimizin bir kaçı dışaında hiç biri gerçek ders öğretmeni değildi. Fizik dersimize eczacı bir hanım, biyoloji dersimize ilçenin doktoru ve Avukat Bey'de Türkçe dersimize geliyorlardı. İngilizce öğretmeni hiç yoktu. Ders programına bile almamışlardı İngilizce dersini. Sene sonunda herkes geçirilmişti bu dersten. Matematik öğretmeni Ayhan Bey, Kimya öğretmeni Cumali Bey, El işi dersi öğretmeni Ayşe hanım ve müdür muavini Behram Bey gerçek ders öğretmenlerimizdi.Diğerleri derslerini verip esas görevlerine dönüyorlardı.Kimya öğretmenimiz Cumali Bey ufak tefek, esmer, her öğrencisiyle tek tek ilgilenen gencecik bir öğretmendi. O'nun derslerini iple çeker olmuştum. Galiba O'nu beğeniyordum. Kendimi  o günkü aklımla, O'na beğendirmek için, çılgınca kimya çalışıyordum. Bir keresinde beni tahtaya kaldırdığında yanıma yaklaşınca boyumu ölçmüştüm  O'nun boyuyla belli etmeden. Neyse ki benden iki üç parmak uzundu. Eh birbirimize yakışıyorduk doğrusu...

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın