Sözün Özü...

Atatürk.
 "Milletlerin medeniyet yolunda ilerleyebilmeleri; kendi kültür ve millî değerlerine sahip çıkarak geliştirmesi ile mümkün olabilir. Kültürlerini millî değerleriyle geliştiren milletler; millî birlik ve beraberlik duygusu kazanırlar. Millet ve devletleriyle geniş bir aile durumuna gelirler. Tarih boyunca dünyada söz sahibi olabilen devletler; güçlü kültürel değerler üzerinde inşa edilen devletlerdir. Kendi kültürüne sahip çıkmayan milletler ise başka milletlerin sömürgesi durumuna düşmüşlerdir."

"Bütün dünya bilmeli ki; karşımızda böyle bir düşman oldukça onu affetmek elimizden
gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana merhamet, acz ve zaaftır; bu insaniyet göstermek değil,
insanlık hassasının yok olduğunu ilan eylemektir."

ATATÜRK

ULU TÜRK HAKANI BİLGE KAĞAN’DAN GÜNÜMÜZE SESLENİŞ

Bilge Kağan kendi zamanına kadar sözlü anlatıları, Türk devlet tecrübesi, geleneği, Türk’ün
düşmanlara karşı nasıl uyanık bulunması gerektiği gibi konuları yazıya geçirmiş; bu şekilde Türk
toplumunu iç-dış tehdit ve tehlikelere karşı her zaman teyakkuz halinde olmalarını istemişti.
Bilge Kağan kitabeleri yazdırırken, ülkesini büyük sıkıntılardan kurtarmış, büyük badirelerden
korumuş birisiydi. Türklüğün başına gelen bu sıkıntıların tekrar etmemesi için halkına ve
kendisinden sonra gelecek Türk beylerine öğüt olsun diye bu kitabeleri yazdırmıştır.
Çinlilerin entrikalarına daima teyakkuz halinde olan Türk uluları, içeriden ve dışarıdan
gelebilecek sinsi hilelere karşı uyanık olmak gerektiğini bir defa daha anlamışlardı. Zirâ, Bilge
Kağan, Vezir Tonyukuk ve Kültigin’i bu entrikalar çok düşündürmüş ve nihayet Türk milletine
siyasetname veya nasihatname diyebileceğimiz yazılı kaynaklar bırakmışlardı.

Bilge Kağan Türk Ulusuna şöyle sesleniyordu:
“İleride gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar bütün uluslar şimdi bana tabidir. Bugünkü gibi kargaşalık olmaksızın Türk Hakanı Ötügen’de oturursa, Türk Yurdu’na sıkıntı olmaz. Ben Ötügen’de oturarak Yurdumu yönettim.
Çinlilerin altınına, gümüşüne, ipeğine, tatlı sözüne, değerli hediyesine kapılmadım. Bunlara kapılan ne kadar Türk’ün can verdiğini, Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım. 

Tanrı yardım etti, Türk hakanı oldum. Dağılmış ulusumu bir araya topladım. Fakir ulusumu zengin ettim. Azalmış ulusumu çoğalttım. Atalarım Bumin Kağan’a, İstemi Kağan’a layık bir oğul olmaya çalıştım.
Atalarım Türk yurdunu öyle sıkı tuttular, öyle bilgelikle, öyle güzel törelerle yönettiler ki Türk ulusu mutlu oldu. Onların ölümlerine candan ağladı. Atalarıma tabi olan bütün yabancı uluslar, Çinliler, Tibetliler, Moğollar bile onların çağında yaşadıkları mutlu hayatı unutmadılar.

Atalarım o kadar ünlü hakanlardı. Sonradan bilgisiz ve kötü hakanlar Ulu Türk tahtına oturdular. Onların kötü idaresi ve Çinlilerin hileleri yüzünden Türk ulusu zengin ülkelerini kaybetti. Türk Hakanlarının cihanı tutan ünleri geçmişe karıştı.

O yüzden Çinlilere Beylik olan Türk kişizadeleri köle, Türk kızları cariye oldu. Türk Beyleri şanlı isimlerini bıraktı, Çince isimler kullanmaya başladı. Doğu Türkleri, Çin Hakanına tabi olup 50 yıl onun acıklı ve utandırıcı idaresinde yaşadılar.

Fakat Gök Tanrı Türk’ün bu haline acıdı. Türk ulusu yok olmasın, eskisi gibi cihanın en yüce ulusu olsun diye babam İlteriş Kaan’la anam el-Bilge Hatun’u Türklere hakan kıldı. Tanrı güç verdi, babamın Türk ordusu kurt, Türk düşmanları koyun oldu. Düşmanlar, kurt önünden
kaçan koyunlar gibi dağıldı, gittiler. Hakan babam, doğudan batıya at koşturup Türk ulusunu tekrar topladı, birleştirdi. Türk devletini diriltti.
20. yüzyılın başlarında, Avrupalıların söz konusu bu dışsallaştırmalarını içselleştiren bazı Türk aydınları(!) da oldu. Bunlardan, Rıza Tevfik Bölükbaşı, bir Fransız gazetesine utanmadan verdiği demeçte şunları dile getirmiştir
“İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine hayranım. Bende duygu ve düşünce bakımından beğenilecek ne varsa sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim.”
Şair Cenap Şahabettin ise şöyle demektedir
“Türkler ilim ve medeniyet sahasında hiçbir şey yapmamışlar, hiçbir eser vücuda getirmemişlerdir. Ne bir mezhep ne bir felsefe, ne bir sanat yaratmışlardır.
 

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın