Sorgun (1. Bölüm)

            İnsan dört-beş yaşlarında mı doğuyor acaba? Ondan önceki yani ikileri-üçleri hiç hatırlamıyorum. Oraya nasıl gittik? O, yandan merdivenle çıkılan iki katlı ahşap eve ne zaman geldik ... hatırlamıyorum? Sadece bildiğim, babamın memur olarak ilk atandığı yerdi (bunlar ne demekse?). O evde annem,babam ve babaannemle birlikte yaşıyorduk.
            Babaannemin, annemin hiç hoşlanmadığı huyları vardı. Annem nefret etse de O'nun yemeklerin içine koyduğu (hemen her sulu yemeğe koyduğu) yuvarlak hamurların tadı hala damağımda. Onları nohut gibi yuvarlar yemeklerin içine atardı, bende yemeklerden seçer büyük bir zevkle yerdim.
            Bir de düğmeli giysileri sevmezdi babaannem.Bir sabah babam beyaz gömleğini giyince feryadı basmıştı:
-Anne bari gömleklerime çıt çıt dikme, gören ne der?
Babaannem  suratını asıp hiçbir şey söylememişti. Babam da O'nu kırmamak için,  O evimizden gidene kadar gömleklerini hep çıt çıtlı giymişti, nasıl olsa kravatından görünmüyordu.
            Sonra o evden, büyük bir bahçe içindeki birkaç evden birine taşınmıştık. Pek eşyamız yoktu. Babaannem İstanbul'a giderken eşyaların bir çoğunu götürmüştü. Ama annemle babam pek umursamıyorlardı. Mutluydular. Babam işe gidince annem komşularla bahçeye kahvaltı  hazırlar; güle söyleye çaylar içilir, sabahın büyük bir kısmını böyle geçerdi. Sonra evler temizlenir, yemekler yapılır, akşama kocalar beklenirdi.
            Son günlerde annem neredeyse günde iki karpuz yemeye başladı. Şişmanlıyordu. Sonradan öğrendim... Bana kardeş geliyormuş (karpuzla ne alakası varsa?).
            Sorgun'un tek eğlencesi her gece film değiştiren sinemasıydı (Film, sinema ne demekse?).Annem sinemayı çok sevdiği için nerdeyse her akşam babamla giderlerdi. İlk zamanlar yemekten sonra hemen beni yatağa yatırırlar ve uyutmaya çalışırlardı. Bazen onları çok uğraştırırdım. Gidemezlerdi. Annem üzülülür hatta kızardı.
-Zeki Müren'in 'BEKLENEN ŞARKI'sı oynayacakmış bu akşam. Yine uyumazsa yandık...
diye komşulara dert yanıyordu annem. O akşam yemekten sonra hemen yattım. Beni uyudu zannettiler ve gittiler. Kısık yanan gaz lambası her şeyin gölgesini iki misli büyütüyor ve odayı korkunç yapıyordu. Yatağımda tir tir titriyordum, ağlıyordum. O geceden sonra bunu alışkanlık yaptım. Yemekten sonra sinemaya gideceklerini anlayınca yatağıma girip uyuyor numarası yapıyordum. Ve korkularım her gün biraz daha büyüyordu. Sonraları rüyallarımda; uzun bir tahta köprü başında elime  kuru kafa veriyorlar ve onu karşıya geçirmemi istiyorlardı. Ben onu elime alır almaz çığlıklarla uyanıyordum. Annem,babam ne yapacaklarını şaşırıyor; babam bildiği bütün  duaları okuyor, annem başımın altına kocaman bir bıçak koyuyordu (Nedenini hala anlamış değilim ,annem de o bıçağı neden koyduğunu sanırım bilmiyordu).  Ama bu rüyayı gece yarısından sonra gördüğüm için annem ve babam bu korkunun evde yalnız kalmamın sonucu olduğunu anlamıyorlardı.
            Sonra birgün sinemadan her zamankinden daha erken döndüler. Annemin ağrısı tutm (Ne demekse?). Tanımadığım, adına 'EBE' dedikleri (Kadının adı olmalı. Nasıl bir isimse... ) iri yarrı bir kadınla geldiler. Anneciğim çok acı çekiyordu. Sabaha kadar hem ağlıyor hem de ara ara çığlıklar atıyordu anlaşılan canı çok yanıyordu. Ertesi gündü ama saat kaçtı bilmiyorum. Evde alışık olmadığım bir bebek sesi. Bir kız. Benim gibi. Annemin acıları dinmişti. Şimdi o küçücük şey koynunda yatıyordu. Bense onları uzaktan seyrediyordum. Eminim ben doğunca da aynı şeyler yaşanmıştı. Ben beş yaşımda doğmamıştım ya (Gerçi annem beni Sivas'ta Mundar Irmakta bir zeytinyağı kutusunun içinde bulduklarını söylemişti ama...).
            Adını Ayfer koydular, benim adıma uysun diye. Aysel-Ayfer... Kulağa hoş geliyor. Artık ona alışmaya başlamıştım. O'nu seviyordum bile. Kardeşimin en sevdiğim yanı, kundağını her açtıklarında bana 'çikolata' getiriyor olmasıydı. İstiyordumki annem durmadan kundağı açsın ve şimdiye kadar hiç tatmadığım o şeyi bir daha yiyeyim.
sonra bir gün annem mutfakta uğraşırken kardeşimle baş başa kaldım. Uyuyordu. Önce kundağının içine elimi sokup çikolatayı aramaya başladım. Yoktu. Kardeşimin üzerine çıkıp oturmuş çılgınca arıyordum ki annem içeri girdi ve ağlayan kardeşimi kucağına alıp susturmaya çalıştı. Bir daha da bana çikolata getirmedi. Bana küsmüşmüş. Öyle dediler. Ve çocukluk yıllarımda bu açgözlülüğümün cezasına hep ağlamışımdır. Çünkü diğer kardeşlerimin hiçbiri bana böyle bir lütufta bulunmadılar.
            Evimizin arkasında şırıl şırıl, coşkuyla akan bir dere vardı. Daha aşağıda da kocman bir ırmak.. Ara sıra o dereye girip ayaklarımı yıkamama müsaade ederdi annem. Halbuki bahçedeki evlerin çocukları hep o derede oynar, üstleri başları ıslanmış, çamur içinde evlerine giderlerdi. Ben her zaman 'gideyim' diyemezdim anneme.
- Ya kızarsa... İzin vermezse... Vermez zaten hiç söylemeyeyim, derdim  kendi kendime ( Bu, annemden çekingenliğim hep benimle beraber büyümüştür.). Keşke söyleseydim. Belki de kızmazdı.
            Kardeşim büyüyordu. Hatta bana gülücükler bile atmaya başlamıştı. Onunla oynamam sınırlıydı ama yine de onunla vakit geçirmeye bayılıyordum.
Sonra bir gün evdeki bir avuç eşyamızı toplamaya başladı annemle babam. Tayinimiz çıkmış ( Ne demekse?). Buradan gidiyormuşuz. Bu gidişimizde neler hissettiğimi hatırlamıyorum. Sevdiğim insanlarla beraber gidiyordumya gerisi önemli değildi. Gidebilirdik. İşte benim siyah beyaz yol hikayelerim burada başlıyordu!
 

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın