Şefaatli (İkinci Bölüm)

Yeni evimiz Sorgun'dakinden güzel. Yine gaz lambası yakıyoruz ama suyumuz evimizin içinde. Tabii tuvaletimizde. Yani çişimiz gelince bahçeye çıkmak zorunda değiliz. Çok rahat bir ev. Lojmanmış (Ne demekse?). Birbirine bitişik üç ev... Arada daracık bir yol ve başka bir üç ev daha... Buradaki çocuklar çok temiz giyiniyorlar. Ben ve Ayfer'de öyle. Evimizin önünden tren yolu geçiyor. Her sabah trenin o hep aynı tonda söylediği ve arada bir orada bekleyenlere veda ettiği acı ve ayrılık dolu türküsüyle uyanıyoruz. 

Ayfer epeyce büyüdü. Emekliyor. Hiç yerinde duramıyor. Annem babama:

-Hiç Aysel'e benzemiyor, O ne kadar uslu bir çocuktu, bu çok yaramaz, beni çok yoruyor... Diye şikayetleniyordu.

Orada çocuk kalbimi acıtan üç olayı hiç unutamadım...

Babam Ayfer'e kapı boşluğuna astıkları, hoppala diye (belki şimdi başka bir ismi vardır) bir şey almıştı. Ayfer'i içine koyuyorduk. Ayakları yere değince yukarı zıplıyor, sonra aşağı iniyor, ayakları yere değince tekrar yukarı zıplıyordu. Hemen işin püf noktasını keşfetmişti. Ben on yaşına da gelsem akıl edemezdim. Ayakları yere değince hızla yere vuruyor ve çok yükseklere zıplıyordu. O yukarı aşağı inip çıkarken ben O'nu seyrediyor, kahkahalara boğuluyordum.

Bir gün Ayfer, babamın büyük bir emekle yaptığı, beşiğinin içinde oturuyor, ben elimde O'nun hoppalası (Kapıdan kim çıkardıysa?) O'na atıyor, O gülmekten katılıyordu. Sonra birden yüzünün kanlar içinde kaldığını gördüm. Gülmesi ağlamaya dönmüştü. Annem koşarak geldi, kucağına aldı. Hoppalanın metal tokası (bunu babamdan öğrendim)sol kaşını tam ortadan ikiye bölmüştü. Annem bana ne yaptı, yarası nasıl geçti hiç hatırlamıyorum. Ama canım kardeşim şimdi elli beş yaşında ve o izi hala kaşında taşıyor.

Bir yaz günüydü. Babam birkaç günlüğüne Ankara'ya (Ankara neyse?)gitmişti. Eve dönünce bana büyük bir kutu verdi. Annemle açtık. Önce ürktüm. Kutuda bir kız çocuğu yatıyordu. Saçları sarı, bukle bukle alnına ve omuzlarına dökülmüştü. Elbisesi benimkilere benziyordu (Gerçi benim hiçbir elbisem onunki kadar güzel değildi.) ve ayağında ayakkabıları vardı. Yüzü o kadar güzeldi ki gözleri kapalı olmasına rağmen... Çok güzeldi.

Babam:

-Bu taş bebek, ayağa kaldır bak, gözlerini açacak, dedi.

Kutusuyla ayağa kaldırdım. İnanamıyorum... Masmavi gözlerini açtı, yatırdım kapattı, kaldırdım açtı. Şaşkındım...

-Baba bu canlı mı..? Dedim.

-Hayır kızım ama canlı gibi değil mi? Dedi.

Annem taş bebeğimi kutusundan çıkarmama hiç müsaade etmedi. Hep onu kutusunda yani benden çok uzakta sevdim. Sonra bir gün misafirlerimiz geldi. Benim yaşlarımda bir kızı vardı onlardan birinin. Kadın çok süslü ve alımlıydı. Annem de çok güzeldi ama O annemden daha süslüydü. Dudaklarını, gözlerini çok güzel boyamıştı (Ah, hemen büyüsemde ben de O'nun gibi boyanabilsem!).

Misafirin kızı büfenin üzerinde bebeğimi görünce;  

-İsterim... Diye tutturdu.

Annem kutusuyla eline verdi ama almadı.

-Kutusunu istemem, çıkarın onu kutusundan... Diye ağlamaya başladı.

İnanmıyorum... Annem bebeğimi kutusundan çıkarıp O'nun eline verdi. Çoğu zaman kutusuyla bile tutmama izin vermezdi. Ve sonra olanlar oldu. Bebeğimi elinden düşürdü ve hiç bakmadan annesinin yanına gitti. Annem bebeğimi yerden aldı ve suçlu gözlerle bana baktı. Bebeğimin yanağında bir delik açılmıştı. Koşarak dışarı çıktım ve babam gelene kadar ağladım. Tabii ağlama nedenimi annem anlattı babama. Babam öyle sinirlendi ki elindeki bebeğimi ta evimizin önündeki ağaca fırlattı. Canım bebeğim bir kerecik tenine dokunmadan paramparça olmuştu. Ve benim çocuk yüreğimde. Ne bebeğimin parçaları ne de yüreğimin parçaları, ikiside bir daha bir araya gelemedi. 

Annem usulca;

-Ne yapabilirdim, kaymakamın (Kaymakam ne demekse ama herhalde kötü bir şeydi yoksa kızı, bebeğimi kırar mıyıdı?) kızı isteyince vermek zorunda kaldım, dedi. Şimdi altmışlı yaşlardayım hala taş bebekleri çok severim. Evimde onlardan üç beş tane var. Onları yıkarım, saçlarıyla oynarım ama hiçbiri bana o ilk bebeğimin tadını vermez. 

Ayten'in doğumu için Sivas'a gittik yani annemin memleketine. Beni zeytinyağı kutusunda buldukları ırmağın aktığı yere. Canım büyükannem orada oturuyordu. Ayten'in doğması kolay oldu ( Artık bazı terimleri iyi biliyordum; doğum, kolay doğum, ebe gibi.). Minicik kara bir kızdı kardeşim. Anneciğim eminim oğlan olmadı diye üzülmüştür. Ama hiç belli etmedi. Babam da öyle. 

Sonra Şefaatli'ye geri geldik. Ama nasıl, ne zaman hatırlamıyorum. 

Annemlerin çok samimi oldukları bir aile dostları vardı; Nezahat Teyze ve Hayrani Amca. Nezahat Teyze iri yarı hoş bir kadındı. Hayrani Amca ise tam tersi ufak tefek, karısından kısaydı ve başında hiç saçı yoktu. Hep merak ederdim, acaba hiç saçı olmadı mı diye? Kızları bir kaç taneydi ama ben sadece Sevlay'ın ismini hatırlıyorum. Benimle yaşıt olmalıydıki hep onunla oynardık. Akşam oturmalarına gelince bazen Sevilay bizde kalır, çok mutlu olurduk. Bir kezde ben onlarda kaldım ama sabaha kadar hiç uyuyamadım. Ağladım. Eve gitmek istiyordum, bunu kimseye söyleyemedim zaten söylesem de gecenin o saatinde olmazdı. Sabah kıpkırmızı gözlerle kalktım, gözlerim acıyor  alev alev yanıyordu fakat kimse neden öyle olduğunu sormadı bile. Nezahat Teyze kahvaltı hazırlıyordu herhalde. Durmadan odaya geliyor, mutfağa dönüyordu. Sonra  Hayrani Amca geldi yanıma oturdu. 

-Benim güzel kızım iyi uyudu mu bakayım? Diye bana sarıldı. Sonra kocaman elleriyle her yerimi canımı acıtırcasına sıkıyor, yüzümü ellerimi, sağımı solumu o kocaman ağzıyla öpüyordu. Karısı içeriye girince;

-Güzel kızım ne yapıyormuş bakayım, gibilerden bir şeyler söylüyor bir yandan da göz yaşlarımı siliyordu. Sesimi çıkaramıyordum zaten sesim boğazımda düğümlenmiş çıkmıyorduda. O kadar küçük ve zayıfıtmki kendimi ellerinden kurtaramıyordum. Sadece ağlıyordum O' da göz yaşlarımı silmeye çalışıyordu. Nezahat Teyze öyle meşguldu ki neredeyse bizim farkımızda bile değildi. Nihayet kahvaltı zamanı geldi, sofraya oturduk. Ağlamak istemiyordum. Sorarlarsa ne derdim (Keşke ağlasaydım... Sorsalardı da söyleseydim!).  Sofrada ne yedim, beni eve nasıl, ne zaman görüdüler hiç bilmiyorum. 

Bu adam ne biçim bir babaydı benim babacığım onun kızları yemek yemiyor diye elleriyle yemek yedirirdi. Geceleri üstümüzü örtmeye gelir, uyanmayalım diye geldiği gibi sessizce geri giderdi. Bu adam kendi kızlarına da böyle şeyler yapıyor muydu acaba? Çocuk yüreğim çok acıyordu. 

Bu olay yıllarca amcalardan korkmama neden oldu. Daha sonra buna benzer şeyler yine yaşadım. Hep amcalardan, komşu amcalardan korkardım. Ya aynı şeyi yaparlarsa... Yapanlar da oldu.

Tabii anneme ve babama bir şey söyleyemedim. Neyseki kısa bir süre sonra yine tayinimiz çıktı ( Artık biliyordum tayini çıkmak; bir yerden, başka bir yere eşyalarını toplayıp temelli gitmekti.). Çok sevinmiştim. Artık o insanları görmeyecektim. Yine annemle  babam eşyalarımızı topladı. Yine nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum ama bu sefer beş kişi olarak bir başka kasabaya göçüyorduk. Çok mutluydum. Babamı her zamankinden daha çok seviyordum. Bizi buradan götürüyordu, bu kötü insandan beni kurtarıyordu. Siyah beyaz yol hikayelerimin en siyah olanından beyaz olana doğru yol alıyorduk.

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

5 Yorum

  • bayrak-medya-yorumlar

    Nevin Tangüder , 14 Haziran 2020

    İnanın iki defa okudum. Yaşıyor gibi yazmışsınız. Bende yaşıyor gibi okudum. Evin en büyüğü olmak zor. Ayhan bey bazı resimlerde sizden ikinci annem diye bahsetmiş. Face Book sayfasında görmüştüm. Gerçekten ikinci anneymişsiniz. Yüreğinize kaleminize sağlık.

  • bayrak-medya-yorumlar

    Necati Karakoç , 14 Haziran 2020

    Aysel hanım bu yorumu babam Ali Cevat adına yazıyorum. Cavit amca, Necmiye teyze hayattamı? Çılbahıda yazacakmısınız? Babam sizesüt ve yumurta getirirmiş. Ofisin lojmanında oturuyorlardı diyor. Sarı tek katlı lojmanlarmış. Babam Necmiye teyzenin yumurtaları haşlayıp basma şalvarının cebine doldurup yediğini de yazsın. Birde Cavit amca oğlu olunca kollu yangın sirenini çalmış her kesi ayağa kaldırmış. Onuda unutmayacakmışsınız. Babam resminizden pek hatırlayamadı ama en küçük kara kızı kedi yavrusu gibi ordan oraya taşıyan en büyük kızları olsa gerek dedi. Hepinize selamı var.

  • bayrak-medya-yorumlar

    Aliye Aktekke , 14 Haziran 2020

    Benimde bebeğimi annem komşumuzun kızına vermişti. Beni oynatmazdı bile. Komşunun kızı kıskançlığından kırmıştı bebeğimi. Yalan olmasın 2 ay her gün bebeğimin kırıklarını sevip sevip ağlamıştım.
  • bayrak-medya-yorumlar

    Mehmet Ali Tanrıöver , 14 Haziran 2020

    Tüm memur çocuklarının kaderi aynı mı acaba? Sanki sadece kendi hayatınızdan bir kesiti değilde o yıllarda yaşamış tüm memur çocuklarının hayatından bir kesiti yazmışsınız. Yüreğinize kaleminize sağlık.

  • bayrak-medya-yorumlar

    Nursel Karaca , 14 Haziran 2020

    Aysel hanım bu hikayelerinizi bir kitapta topladınız mı? Başka kitabınız var mı? Varsa nasıl temin edebiliriz?

Köşe Yazısına Yorum Yazın