Çılbah (Senirkent) (3. Bölüm)

Yine o iki odalı lojmanlardan birindeyiz. Artık büyüdüm. Bence çok büyüdüm. Okula başlayacağım bu yıl. Evimizin çevresinde okula benzer bir yer yok ama olsun, babam bulurdu nerede olduğunu. 

Evimizin önünde yine tren yolu vardı ve bir istasyon binası. İki katlı bir bina. Üst katta istasyon müdürü (müdür ne demekse?) oturuyordu. Bir de her treni karşılayan kırmızı şapkalı, lacivert takım elbiseli, elinde yuvarlak bir levhası olan ince, uzun, genç bir adam vardı. Her tren O, düdüğünü  çaldıktan ve elindeki levhayı havaya kaldırdıktan sonra ,acı acı veda türküsünü söyleyerek istasyondan ayrılırdı. Trenin gelmesini dört gözle beklerdik. Çünkü Çılbah'ta ekmek fırını yoktu ve o bize Kayseri'den 'Somun Ekmek' getirirdi. Herkes ekmeğini evinde yapıyordu. Tabii annem ekmek yapmayı bilmediği için köyden kadınlar geliyor, evin önüne ocak yakıyor, her ev için destelerle

'yufka' denilen ekmeklerden açıyorlardı. Her ev dediysem hepsi altı taneydi. Ekmeğimiz bitince sucu Ali Amcayla  köye haber salınıyordu ve kadınlar tekrar geliyordu. Açılan yufkalar sofra kurulmadan önce ıslatılıyor, bezlere sarılıp yumuşaması bekleniyor, öyle sofraya getiriliyordu.

Evimizde içme suyu da akmıyordu. Mutfakta çeşme vardı ama suyu içilmiyordu. Sucu Ali Amca içme suyumuzu köyden eşeği ile taşıyordu.

O'nun küçücük su bidonları en gözde oyuncağımızdı. Boşalan bidonlarla her gün yeni bir oyun icat ediyor, akşama kadar oyalanıyorduk. Ali Amca bidonların dolusunu getiriyor, boşları alıyordu. Annemler suları alıp verene kadar biz çocuklar yalvar yakar  Ali Amcanın eşeğine biner, lojmanın etrafında bir kaç tur atardık. Ali Amca bazen bize hiç yüz vermez hatta kaşları çatık, dolu bidonları bırakır, boşları alır giderdi. Anlardık ki yine bidonlardan birini delmişiz. Bir iki geliş gidişten sonra ya unuturdu ya da bize kıyamazdı... Yine eşeğine bindirirdi.

Bir de lojmanın bahçesinde hepimizin olan kocaman bir köpeğimiz vardı. Biz çocukların can arkadaşıydı. Biz nerede O oradaydı. Hatta annelerimiz Karabaş (başı kapkara, vücudu kahverengi idi.) yanımızdaysa dışarıda bizleri kontrol etmeye gerek duymazlardı. Sonra bir gün yine tren geldi ve içinden birileri somun ekmekleri atmaya başladı. Ekmeklerden biri trenin altına gidince Karabaş hareket halindeki trenin altına doğru koşmaya başladı ve nasıl olduğunu anlayamadık, tren gidince Karabaş orada ölü gibi yatıyordu. Kuyruğu ve ayağının teki yoktu. Kan revan içindeydi. Sürünerek bize doğru gelmeye başladı. Biz çocuklar evlerimize kaçıştık, O'nu öyle görmeye dayanamadık, ağlaşıyorduk. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Babam 'Çocukları dışarı çıkarmayın, köpeği vurduracağız.' diye haber gönderdi.

'Köpeği vurduracağız...' bu ne demekti? Daha ne demek olduğunu anlamadan bir tüfek sesi... Tanrım, inanamıyorduk... Ve biz çocuklar günlerce göz yaşı döktük ve babalarımızla konuşmadık. Ta ki bunu O'nun iyiliği için yaptıklarına yoksa çok acı çekerek öleceğine ikna olana kadar. O'nun yerine bir başka köpeği asla istemedik ve günlerce biz çocuklar birbirimize 'Karabaş' hikayeleri anlattık.

Nihayet okul açıldı. Çok heyecanlıydım. İlk gün Ofisçilerden üç dört çocuk okula babalarımızla gittik. Epey yol yürüdük. Bir tepenin başındaydı okul. Tepenin arka yamacı köymüş. Ali Amcanın bize su getirdiği köy. Ve bize ekmek yapan kadınların köyü. Okulda sadece biz olacağız sanıyordum. Halbuki köyden kızlı erkekli bir sürü çocuk geldi. Bazı kızlar o kadar büyüktü ki önlüklerinden göğüsleri belli oluyordu. Bazı oğlanların yüzünde babamınki gibi sakalları vardı.

Öğretmenimin adı Hatice Hanımdı. Ama O'na hiç ısınamadım. Sebebine gelince; daha okulun ilk günleriydi. Okula bitişik olan evlerinin önünde çamurdan yapılmış, yuvarlak, uzunca bir şey, bir masa üzerinde duruyordu. Önündeki küçücük bir delikten arılar girip çıkıyordu. Öğretmenimin evinin kapısı açıktı. Arılar eve girmesin diye elime uzunca bir çubuk aldım ve bir kaç arıyı öldürdüm. Benki Karabaş'ın ölümüyle günlerce ağlamış, yemeden içmeden kesilmiştim ve şimdi arıları elimle öldürmüştüm. Ertesi gün Hatice Öğretmen sınıfa girince, doğruca yanıma gelmiş ve annemin özene bezene ördüğü saçıma yapışmıştı... Diğer eliyle de kulağımı çekmeye başladı.

-Arılarımı nasıl öldürürsün, onlar bize bal yapıyor, bunu bilemeyecek kadar aptal mısın çocuk..? Neye uğradığımı şaşırmıştım. Bunu bilmeyecek kadar aptal değildim... Sadece bunu bilemeyecek kadar küçüktüm. Ve ben onları öğretmenimin evine girip onları sokmasın diye öldürmüştüm, öğretmenime ne büyük iyilik yapmıştım aklımca. Bir, iki ve üçüncü sınıflar aynı sınıfta ders yapıyorduk. Ağlamadım, çok utandım. Evde ağlayacaktım, bu kadar çocuğun önünde ağlanır mıydı? Ağlamadım ama ilk öğretmenimi de hiç sevemedim.

 Neyseki ikinci sınıfa başladığımda Hatice Öğretmen gitmişti. Yerine gelen öğretmen bizi çok seviyordu. Bizde O'nu. Bir gün yine Teslime ile (bence okulun en güzel kızıydı ve yaşça biraz benden büyüktü) okulun arkasında mendilimizin içine koyduğumuz bisküvileri taşla un gibi ezip yemekle meşguldük. O ne tattı Allahım. Zil çalmış, öğretmen derse girmiş ama öğrencilerin çoğunu sınıfta görememişti. Bizim gibi bisküvi yemeye ya da oyuna dalan çocukları gelip bir bir topladı. Bizleri sınıfta tahtanın önüne dizdi, yoklama yapacağım, dedi.

- Bir...

-Üç...

-Yedi...

Allah Allah öğretmen sayı saymayı mı unutmuş; birden üçe, üçten yediye atlıyor elindeki kağıda bakarak. Bunu birkaç kez tekrarladı.

-Bir, Aysel Köksal yok mu sınıfta?

-Buradayım öğretmenim.

-Üç, Habibe Yıldız yok mu sınıfta?

-Buradayım öğretmenim.

-Buradasınız da niye numaralarınızı okuyunca cevap vermiyorsunuz?

-Numara mı? Ben numara bilmiyorum. O ne demek öğretmenim? Biri, üçü biliyorumda.

-Kızım senin okul numaran kaç?

-Benim okul numaram yok ki öğretmenim.

Öğretmenimiz çok şaşırmıştı. Sonra bizleri yerlerimize oturtup hepimizin numarasını defterlerimize yazdırdı.

                Artık okumayı çok iyi biliyorduk ama en iyi ben biliyordum. Babam bir haftada kerrat cetvelini ezberletmişti. Matematiği de en iyi ben biliyordum. Okuma kitabımızdaki şiirleri öğretmen hep bana okutuyordu. Çünkü şiirleri de en güzel ben okuyordum. Yine bir gün öğretmenimiz yazı dersinde defterlerimize bir şeyler yazdırıyordu. Yazdırırken de sık sık 'bir gül' diyordu, nokta diyordu. Noktayı biliyordum ama 'bir gül' de tereddütlüydüm. Sonra öğretmen her 'bir gül' deyişinde elime kırmızı kalemi alıp kelimenin dibine bir çiçek resmi yapıyordum. Yanımdaki kız bana baktı o da kelimenin dibine bir çiçek yaptı kırmızı kalemiyle. Onun yanındaki ona, öbürü yanındakine... Yazı bitince öğretmenimiz defterlerimize bakmaya başladı. Üç beş öğrencini defterine baktıktan sonra ' Allah Allah hepsi defterini çiçekle doldurmuş' diye kendi kendine söylendi. Ve dayanamayıp sordu:

-Çocuklar çoğunuz söylediklerimi doğru yazmışsınız ama dikkatimi çeken bir şey var hepiniz aynı kelimelerin sonuna çiçek resmi yapmışsınız. Neden?

Ben en iyi okuyorum, matematiğim de en iyiya... En iyi ' bir gül' ü kim bilir? Tabi ki ben. Öğretmen şaşakaldı bir kez daha.

- Siz, dedi, siz virgülü bilmiyor musunuz? Geçen sene öğrenmeliydiniz. 'Bir gül' de nereden çıktı?

- Ama öğretmenim Aysel öyle yapmıştı. Ve o gün virgülü öğrendik sınıfça. 

         Okul bu ahval üzere giderken evde dördüncü kardeşim doğmuştu. Bir oğlan. Annem de babam da çok mutluydu. Ve bir de Ayfer çok mutluydu. Hani her yemekten sonra 'Allah baba, babama on kuruşluk oğlan ver' diye dua ediyorduya... Allah onun dualarını kabul etmişti. Ve onun yüzü suyu hürmetine gelmişti bu oğlan. Annem öyle diyordu. Annem 23 yaşındaydı ve dört çocuğu vardı. Anlamak zor değildi biz on kardeş olacaktık, belki de daha fazla. Annem her sene doğuruyor benim yüküm her çocukta biraz daha artıyordu. Artık çocukların kirli bezlerini akıtabiliyordum ya da ev temizliğinde anneme yardım edebiliyordum. Annem iş yaparken kardeşlerimi oyalayabiliyordum. Ee kolay mı ablaydım? Sekiz yaşında annesinin yükünü azaltmaya çalışan koskocaman bir ablaydım! 

          Annem vakit buldukça bize yeni elbiseler, jüponlar ve külotlar dikiyordu. Ellerime iğne batıra batıra o yaz tatilinde dantel örmeyi öğretmişti bana. Külotların paçasını oyalamak benim işimdi. Oyasız külot paçası olur muydu?  Evimizin çok yakınında bir erkek terzisi vardı. Babama bir gün 'Yengenin dikişlerini getir, ben makineye çekerim ağabey' demiş. Babam dikişleri ona götürüyordu ama çoğu zaman almaya ben gidiyordum. Yine bir öğleden sonraydı dikişleri almaya gönderdi annem beni. Dükkanda terzi amca yoktu ama on beş yirmi yaşlarında bir ağabey vardı. Onu orada hep görürdüm. 

-Dikişleri almaya geldim. Terzi amca yok mu dedim?

-Yok ama gel şöyle otur ben vereyim, dedi. Oradaki sandalyeye oturdum, dikişleri toplamasını bekliyordum. Elinden dikişleri bırakıp yanıma geldi ve yere oturdu. 

-Dikişleri veririm ama bir şartla, dedi. Anlamamıştım.

- Ne?

-Dikişleri diyorum... Senden bir şey isteyeceğim yaparsan veririm. 

-Neymiş istediğin? Diyordum ki bacaklarımı okşamaya öpmeye başladı. Tanrım, yine mi? Onun elinden nasıl kurtulduğumu, oradan nasıl çıktığımı, eve nasıl geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Annemin;

-Dikişler nerede? Diyen sesiyle irkildim.

-Dikişler mi? Onlar... Onlar bitmemiş daha, dedim. Başka hiç bir şey diyemedim. Keşke annemden bu kadar korkmasaydım, ona söyleyebilseydim. Korka korka o terziye bir daha gitmek zorunda kalmazdım belkide. Tekrar dikişleri almaya gidince terzi amca, o ağabeyin artık gelmediğini söyledi. Şükürler olsun Allahım yine beni korudun! Sekiz yaşındaydım ama Tanrı isterse insanları kötülüklerden koruyacağını biliyordum artık. 

       Ofis müdürü ( müdürün artık Ofis'te çalışan babamın ve herkesin en başında olan adam olduğunu öğrenmiştim) evlerine dikdörtgen, tahta bir kutu getirmişti. Önünde iki düğmesi vardı bu düğmelerle onu açıp kapatabiliyorlardı ( öyle diyorlardı). açtıkları zaman içinden sesler geliyordu. Şarkılar, türküler bir de 'ajans' dedikleri konuşmalar oluyordu. Bazen ofis müdürünün hanımı koşarak bize gelir annemi çağırırdı.

-Çabuk gel, bizim türkümüz çalıyor. Annem koşarak giderdi tabi arkasından bende. 

    Hele ninno olasın

    Allahından bulasın

    Eğer bana varmazsan

    Evde de bekar kalasın 

Güzel çok güzel bir türküydü. Bir kadın söylüyordu ama niye onların türküsüydü işte bunu anlayamıyordum. Ben de dinliyordum öyleyse benim de türkümdü. İşte radyoyla tanışmamız böyle oldu. Tıpkı ölümle tanışmam gibi. Bir gün okuldan gelince Ofis Müdürünün minicik kızının öldüğünü söylediler, onu alıp götürmüşlerdi. Ve bir daha geri gelmemişti. Nereye götürdüklerini kimseye sormadım ama biz oradayken bir daha hiç gelmedi. 

     Ayten'in orada menenjit olması, doktor olmadığı için apar topar Sivas'a büyük annemin yanına gidişimiz, büyük annemin Ayten'i günlerce sırtında hocalara götürüşü, bir amcanın evimize gelip Ayten'e her gün iğne yapışı ve tekrar Çılbah'a dönüşümüz... Aynı kış okul çıkışı tipiden eve gelemeyişimiz, öğretmenimizin çevredeki bir kaç köylüyle, bizleri kucaklarında evlere getirmeleri hayal meyal hatırladığım şeyler.

    Daha net hatırladığım ise dört çocuğa rağmen annemin, Ofis Müdürünün ve İstasyon Müdürünün karılarının kocalarını işe yolcu edip, kağıt oynamaya oturmalarıydı. Bir minderi masa gibi ortaya koyup kendileri etrafına oturuyorlar, ellerindeki parayı ' Hasan almaz basan alır' diyerek, kendi sayıları kadar böldükleri kağıt destelerinin üzerine koyuyorlardı. Sonra kimin sayısı büyükse parayı o alıyordu. Oyun uzadıkça uzuyordu. Genelde bizde toplanıyorlardı. Annem ara sıra kalkıp erkek kardeşimin ağzına ya emziğini veriyor ya da beşiğini sallıyor sonra gelip oyununa devam ediyordu. Diğer iki küçüğü ben oyalıyordum. Oyun hikayesini babamlar duyana kadar epey sıkıntı çektim. Kızlar hiç durmadan bir şeyler istiyor ya çişler geliyor ya da acıkıyorlardı. Annem:

- Hadi ablası, lazımlığına oturtuver, ya da, Aysel niye ağlıyor Ayten? Eline bir şeyler ver de biraz daha oyala, diyordu. Neyse ki babamlar ev hanımları sık sık yemek yakar olunca ya da öğlen yemeği için eve geldiklerinde hala akşam bulaşıklarının mutfak tezgahında gelin gibi süzüldüklerini görünce kağıt oyunu yasaklandıda ben de biraz nefes aldım. 

   Her şeye rağmen yaşantımız güzeldi. O küçücük beldede hiç bir lüksümüz yoktu ama mutluyduk. Annemle babamın gideceği bir sineması bile yoktu. Acaba olsaydı annem yine dört çocuğu evde bırakıp gider miydi? Zaman gösterecek. Hele bir sinemalı yere gidelim de o zaman göreceğiz. Evet... Çılbah'tan da gitme zamanımız gelmişti. Üçüncü sınıfa geçtiğim yaz tayinimiz Patnos'a çıkmıştı. Ver elini Patnos. Nasıl bir yersin? Çılbah'a benziyor musun? Çok doğudaymışsın babam öyle söylüyor. Acaba buraları arar mıyızki? Yine bütün eşyalarımız toplandı, yataklar kilimlere sarıldı, diğerleri tahta sandıklara hapsedildi. 

    Bu yolculuğumuzun farklılığı ise eşyalarımızın bir kamyona değilde bir tren odasına ( adını bilmiyordum) doldurulması ve bizim de aynı trende fakat ayrı bir bölümde uzun bir yolculuğa çıkmamızdı. ,oraya nasıl ve kaç günde vardığımızı hatırlamıyorum. Ama benim için siyah olan bir iki yol hikayesinin dışında, beyaz bir hikayeyle sana geldik. Merhaba Patnos, merhaba Yeni hayatımız.
 

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın