Bu da Kardeşimin Hikayesi...

Bizler çocuk iken hem çocuk, hem genç hem de büyük olmayı öğrenerek büyütüldük. Hele beş, altı yaşlarına geldiysen ailedeki sorumlulukları paylaşma yaşına geldin demekti... küçük kardeş, bir abla, hatta küçük bir anne olmak zorundaydık eğer kız çocuksan. Erkek çocuk öyle şımartılan, el üstünde tutulan, geleceğin maço erkeği olarak büyütülen çocuklar değildi, ya da bizim ailemizde öyle idi.

Erkek kardeşim üç kız çocuktan sonra doğmuş, dört kızın tek erkek kardeşiydi. Başka aileleri bilmem ama bizim oğlumuzun diğer dört kızdan hiç bir ayrıcalığı yoktu. Hiç bir yiyecek Onun önüne bizden fazla verilmez, giysi alınırken asla Ona öncülük tanınmaz, harçlığı bizden fazla olmazdı.

O beş yaşına geldiğinde ben onlu yaşlarımı sürüyordum ve sadece benim için ayrıcalıklıydı. Kızların hepsi yerde, yer yatağında yatarken sadece ben somyada yatıyordum ve Onun yerde yatmasına gönlüm razı olmazdı. Sonra bir gece kalkıp Onu koynuma aldım ve on yaşına kadar, daha doğrusu annem " büyüdü artık, şu oğlanı çıkar koynundan" diye kızmaya başlayana kadar Onu yanımda yatırdım.

Bizler okullar tatil olur olmaz Sivas'a, anneannemin ve teyzelerimin yanına gider, okullar açılmadan bir hafta önce bulunduğumuz yere dönerdik. Bulunduğumuz yer diyorum çünkü babam memur olduğundan en fazla iki yazı aynı kasaba ya da şehirde geçirirdik. Erkek kardeşim beş yaşına gelmiş, dışarıda çocuklarla haşır neşir olmuş, eve kah üstü, başı toz, çamur içinde, kah dizleri kan revan eve geliyordu. Annem " abla bu iş böyle olmayacak, şu Faytoncuların oğluna söyleyeyim de dükkânına alsın Onu, dükkanı sulayıp süpürsün, sokaktan ayağı kesilir" diye dert yanmaya başladı. Ve bir sabah kahvaltıdan sonra kardeşimi elinden tutup komşu oğlunun terzi dükkânına götürdü. Ben bırakır mıyım üç beş adım gerilerinden gidiyorum.

"Abdullah bak oğlum sen mahallemizde  büyüdün, tam bu benim oğlan kadardın baban seni bu dükkana getirir, eline iğne iplik verirdi bir sanat sahibi olasın diye...şimdi sıra sende, al benim oğlanı yanına, dükkanı süpüttür, istersen eline iğne iplikde verirsin, bir iki eline batırır ama olsun, büyüyünce unutur, haa haftalığını düşünme" fısıltı halinde " ben sana veririm, sen de kendin veriyormuş gibi yaparsın". " Tamam abla gelsin, gözün arkada kalmasın. Ve kardeşim tam bir buçuk ay terzi olmak için uğraştı durdu...bazen iğne eline derin batıyor eve gelince ağlıyordu. Annem " tamam, yarın gitmiyorsun artık " deyince " Abdul abimin işi çok, O dükkanı süpüremez, bana ne ben giderim, hem sabah kalkınca  parmağımın acısı geçer" der ertesi sabah işine giderdi. Kendi evimize dönmeden bir hafta önce işten alındı ve çocukluğuna terkedildi.

Ertesi yaz tatilinde Sivas'a gidemedik, bu hayatımızda çok nadir olan bir şeydi ama şimdi anımsayamadığım bir nedenle gidemedik. Annem" Bu oğlana bir yer bulmalı, sokaklara düşmesin yine, dur şu Madamın oğlu Corc ile bir konuşayım belki terzi dükkânına alır, yine haftalığını ben veririm" dedi. Babam sesini çıkarmadı ama ben " Anne bu çocuk daha okula gitmiyor, niye böyle yapıyorsun" dememe kalmadan "Sen sus" haykırışıyla susuverdim.

Annem kardeşimin elinden tutup Corc'un terzi dükkânına götürdü ve eve eli boş döndü. Akşam üzeri Terzi evine giderken kardeşimi de evimize bıraktı. Bizim ki çok mutluydu zira daha ilk günden Terzi Corc ona kumaş bir kısa pantolon dikmiş, eline tutuşturmuştu. Akşam babama " Haftalığını ben sana veririm, sen oğlana verirsin deyince kaşlarını çatıp olur mu öyle şey abla ben Onun haftalığını veririm dedi, bak bir de gavur dersin adamda adamlık var, Sivas' da ki sesini çıkarmadan alıyor, oğlana kendi vermiş gibi veriyordu" dedi. Babam da " Gâvurluk başka, insanlık başka" deyip gazetesine başını gömdü.

O sene erkek kardeşim de bizler gibi ilkokula başladı. Mersin'de idik. Zeki bir çocuktu. Birgün önlüğünde kırmızı bir kurdele ile geldi. " Abla sınıfta iki kişi okumaya geçtik, öğretmenimiz ikimize de kırmızı kurdele taktı." Bu işe en çok sevinen sanırım babam oldu " bu oğlan adam olacak" diye.

Ertesi yaz yine Sivas'a gitmedik çünkü sık sık hasta olup, yaz kış demeden annemi çağırmalarından, iki günlüğüne bile olsun annemin çoluk çocuğu bırakıp gitmesinden babam bıkmış olacak ki anneannemi temelli yanımıza aldık ve Sivas işi neredeyse bitti.

Mersin'de evimizin bitişiğinde narenciye sandıklayan onlarca işçinin çalıştığı Mağaza denilen kocaman ambar gibi yerler vardı. İşçiler Malatya, Niğde, Sivas gibi Orta Anadolu şehirlerinden geliyordu. Bir gün bir işçi erkek kardeşimden buzlu su istemiş, annem büyük alüminyum çaydanlığımızı su doldurup içine de buz atıp yolladı, kardeşim dönüşünde çaydanlığın içi limon ve mandalina dolu, zor taşır bir halde eve döndü. Ertesi gün annem tekrar su yolladı ve " sakın bir şey verirlerse alma" diye de sıkı sıkı tembih etti. Kardeşim eli boş geldi. "Anne yine istiyorlar " deyince son buzu da çaydanlığa koyup yolladı. Beş dakika sonra kardeşim döndü ve o da ne elinde bir sürü bozuk para... annem  bunlar da ne diye hiddetle bağırarak  kardeşimi elinden tutup Mağazaya gitti. Annemi nasıl ikna ettiler bilmiyorum ama kardeşim o günden sonra su satmaya başladı. Yanımızda ki ve karşımızda ki Mağazaya su götürüyor, elinde bir sürü bozuk parayla dönüyordu. Ben onları,  Ona aldığım teneke kumbarasına atıyor, kimseye bir kuruşunu vermiyordum. Bu para Onun okul ihtiyaçlarının parasıydı, emeğini kimseye yediremezdim. Okulların açılma zamanı yaklaşmıştı, bir gece uykusunda " Su içen yok mu bardağı beş kuruş... Beş kuruş... Beş kuruş..." diye sayıkladığını duydum. Ertesi sabah anneme anlatınca üzüldü, hatta gözleri dolu dolu oldu ve ertesi gün kardeşim artık su götürmedi, gelip sorsalar da annem okulların açılacağını bahane edip, artık onlara su getiremeyeceğini söyledi.

Kardeşimin biriktirdiği paralar ile Ona yeni bir ayakkabı, okul defteri ve kitapları, hepimize kurşun kalemler ve kırmızı kalemler alındı, yani kardeşimin kazancını okula giden biz üç kız kardeş de paylaştık.

Bizler paylaşmayı, yardımlaşmayı, insanlara güvenmeyi, sevmeyi, saymayı böyle güzel anaların, babaların özverileriyle, fedakarlıklarıyla ve en önemlisi hayatı öğrenerek yetiştirildik. Belki çocuk omuzlarımıza ağır gelen yüklerle yetiştirildik ama ADAM gibi yetiştirildik...

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın