Bir dostun yazısı.

Değerli arkadaşım İlhan Ateş bacanağı AV.Orhan Gerçek'in bu yazısını benimle paylaşmıştı. Yazı çok güzel bir konuyu işlediği için sizlerle paylaşmak istedim; Aşağıda anlatılanlar Bitlis'li emekli avukat Orhan Gerçek'e aittir: 

"Geçenlerde eski fotoğraflarım elime geçti. Bakarken aramızda kasketli, uzun boylu, zayıf biri vardı. Dikkatlice bakınca Hayrettin Usta olduğunu tanıdım. Aradan kırk beş sene geçmişti. O günler tekrar hafızamda canlandı, duygulandım. 
Ben Hayrettin'i avukatlığa başladıktan sonra tanıdım.  Yani otuz yaşımdan sonra. Daha önce görmüştüm ama, hukukumuz yoktu. Çarşıda Meydan  Boğazı denilen yerde dükkanı vardı. Yerli mahsülleri, ceviz, yağ, yün vs. alır, satardı. Bir şeyler almak üzere bir gün dükkanına gittim. Konuşması, tavrı,esnaflığı hoşuma gitti. Daha sonra sürekli alış verişe başladık. Eskilerin bir lafı var.  'Bizim insanımız, halkımız çarıklı erkanı harptir' derler. Okumamıştır, eğitimsizdir ama, sağduyusu ve feraseti ile kurmay subay gibidir.' Hayrettin Usta da muhtemelen ancak ilkokul mezunuydu. Fazla konuşmazdı, ağır başlı, oturması, kalkması ile  vakar sahibi bir insandı. Boşa konuşmazdı, tahlilleri ve değerlendirmelerinde çok büyük isabet vardı. Görmüş, geçirmiş, hayatın dersini iyi ezberlemişti. Benden beş altı yaş büyüktü, arkadaşları Hayrettin derdi ama ben hep Hayrettin Usta diyordum. Bir şey alacaksam, beğenmezse vermezdi,  'Bu sana yaramaz, gelen maldan sana ayırırım' derdi. Diyelim ki iyi yağ gelmiş, arardı. 'Iyi yağ geldi, eve sor lazımsa göndereyim' derdi. Kısaca esnaflığının yanında dostluğa da önem verirdi.
Zamanla daha sık görüşmeye başladık. O bana uğrar, ben ona giderdim,çay içer sohbet ederdik.Biz bir  kaç arkadaş kahveye gider oyun oynardık. Bazen o da kahveye gelir, yanımıza oturur bizi seyrederdi.  Oynadığımız oyunları bildiği belliydi ama oyun teklif edildiğinde teşekkür eder, oynamazdı. Bir gün ben teklif ettim. Hafif gülümsedi, 'Ben oynamam!' dedi. Üstelemedim, ama merakımı da mucip oldu.
Bir kaç gün sonra, bir vesile ile dükkanına gittim. Çaylarımızı içtik. Hoş beşten sonra ben kendisine 'Geçen gün ben oynamam derken gülümsedin. Bir geçmişi mı var?'  diye sordum.Önce  durakladı sonra  'Evet var.Ben erken evlendim. Eşimi görmemiştim. Nişandan sonra komşuları olan bir arkadaşımdan rica ettim. Takip ettik, hamama gittikleri bir gün, arkadaşımla yanlarından geçtik. Arkadaşım 'Seninki  ortadaki' dedi. O kadar. Evlendik, huzurumuz rahatımız yerinde. İki de çocuğumuz oldu. Eskiler boşa dememişler. 'Arkadaşını şöyle, senin kim olduğunu söyleyeyim!'  Bizimki de o hesap. Arkadaşını iyi seçemezsen, her türlü felakete hazır ol. Benim bir kaç arkadaşım vardı. Bunlar kahveye gider oyun oynarlardı. Oyun dedimse, parasına kumar. Çok seyrek, eve giderken yanlarına uğrar, eve gelip, gelmeyeceklerini sorardım. Bir gün yine uğradım, bir çay içtim. Bunlar oynayacaklar, ben kalkmak istedim. Bana ısrarla 'Dördüncü gelinceye kadar bu ele bak, gelince kalkarsın!' dediler. Israrlarına dayanamadım, oturdum. Dördüncü bir türlü gelmedi. Oynadıkça bir el daha, bir el daha derken saat gece on ikiyi  buldu. Kalktık ben bayağı para kaybettim. Sinirimden patlayacağım. Akşama kadar bunca zahmetle üç- beş kuruş kazan onu da getir bu adamlara ver. Bir türlü uyku tutmadı, sabahı zor getirdim. İşe gittim ama kafam oradaydı. Habire 'Kaybettiğim parayı almam lazım!' diyordum.  Akşam yine kahveye gittim. Bu sefer kendiliğimden oturdum. Gene gece on ikiyi buldu. Kalktık daha fazla kaybettim. Bu böyle devam etti. Derken işten, evden, çocuklardan soğudum. Her gece saat on ikide  eve gidiyordum, hanım beni bekliyor, güler yüzle karşılıyor, yemeğimi getiriyordu,   sabah gene aynı. Derken elde avuçta ne varsa verdim. Fakat öyle bir iptilaya yakalanmıştım ki çaresi yoktu. Sabah kalktım, hanımın kolunda düğünden kalan bilezikler vardı. Hanıma 'Para lazım' dedim, bir bilezik istedim. Çıkardı verdi. Onu bozdurdum iki üç gün dayandı. Bir daha istedim, onu da verdi. Derken kolundaki bileziklerin tamamını aldım ve kumara verdim. Kendimden öyle nefret ediyordum ki tarifi imkansızdı . İşin ilginç yanıysa eşimin tavrıydı. Gene her gece beni güler yüzle karşılıyor, yemeğimi veriyordu. Bir şey de yok ya, ya peynir ekmek veya iki yumurta kırıyordu.  Şikâyet veya sitem yoktu. Sabah gene beni uğurluyordu. O böyle yaptıkça, kendime olan nefretim artıyordu. Istiyordum ki hanım bana kızsın, kavga edelim, bana bahane çıksın. Ama yok, hanım hep aynıydı.  En son satacak bir şeyimiz kalmadı, serili olan bir halımız vardı. Onu da toplayıp götürdüm, çocuklarım hasırın üzerinde kaldı. Onu da kumara kurban ettim. Hanımda gene tavır aynıydı. 
Çaresizlik içinde kıvranıyordum. 'Sen ne şerefsiz bir adammışsın. Allahtan korkmuyorsan o kadından utan. Öyle bir kadına bu zulüm, bu işkence yapılır mı? Hiç mi sende haysiyet kalmadı? Sen nasıl bir erkeksin? O kadına, çocuklara layıkmısın?' diye kendime lanet ediyordum.  
İntihar etmeyi bile düşündüm, çocuklarım gözümün önüne geldi, yapamadım. Tenha bir saatte abdest aldım, camiye gittim. Kuytu bir köşede namaz kıldım oturdum. Ellerimi açtım - ağlayarak 'Allahım  sana ayandır. Öyle bir bataklığa saplandım ki kurtuluşum yok. Ancak sen yardım edebilirsin. Beni bu musibetten kurtar. Bana acımıyorsan, o zavallı kadına ve 
çocuklara acı. Senin huzurunda tövbe ediyorum, tövbemi kabul et!' diye ağladım, dua ettim.
Rahatlamıştım. Sonra o arkadaşlarımdan selamı, sabahı kestim. Kendimi işime ve aileme verdim. Saat sekizde geldiğim dükkana, saat altıda  gelmeye başladım. Çalıştım, çabaladım, Allah da yardım etti, durumumu düzelttim. Hanımın altınlarını alıp, koluna taktım. Bir yerine iki tane halı aldım. Evin bütün eksiğini tamamladım. Allah bir çocuk daha verdi. Şimdi  okula gidiyorlar. Allah beni kurtardı, bu bataklıkta olan herkesi kurtarsın' diye herşeyi anlattı.
Hikayesini ilginç buldum.  Demekki çektiği sıkıntılar onu olgunlaştırmış, hayatı kendisine öğretmişti.
Merak ettim 'Peki hanımına nasıl dayandın? diye sormadın mı?' dedim. 'Sordum' dedi. Bana 'Iki sebeple dayandım. Birincisi mallar, altınlar zaten senindi. Sen almıştın. İkincisi ki en önemlisi öyle bir çıkmazda idin ki, benim bağırmamı ve kavga etmemi bekliyordun. Böylece rahatlıyacak ve mazerete kavuşacaktın. Senin vicdanlı biri olduğunu biliyordum. Vicdanın seni rahat bırakmayacaktı. Ben sabrettim ve Allah'a dua ettim. Şükürler olsun Allah duamızı kabul etti' dedi.
İşte o yüzden ben oyun oynamam derken gülümsedim"...

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın