İZ-TUR'da Cumhuriyet Bayramı Kutlandı...

     

Yaptığı çeşitli etkinliklerle sık sık gündeme gelen İZ-TUR Sitesi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında da güzel bir etkinlik düzenledi.

Törenin sunuculuğunu sitedeki öğrenci gençler yaptı. Törende Site Başkanı ve Yardımcısı birer konuşma yaparak günün anlam ve önemini anlattılar. Site sakinlerinin şiir okuduğu kutlama töreni İZ-TUR Türk Sanat Müziği Topluluğunun konseri ile sona erdi.

İZ-TUR Sitesi başkanı Cevdet Savran konuşmasında şunları söyledi;

"Değerli site sakinleri, diğer sitelerden gelen misafirlerimiz, değerli basın mensubu arkadaşlar ve değerli saz arkadaşlarım, hepiniz Cumhuriyetimizin 97. yıl kutlama törenine hoş geldiniz, şeref verdiniz, bizi onurlandırdınız. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum. 

Cumhuriyet malum bu konuda değerli konuşmacı arkadaşlarım izafi olarak değerini sizlere fazlasıyla anlatacaklardır. Ben de bu günün anlamını belirtmek isterim. Cumhuriyet bizim yaşam şeklimizdir. Cumhuriyet özgürlük demek, hak, hukuk, adalet demek, laiklik demek, insan hakları demek, Atatürk'ün yaptığı ilkeler demek, insanca yaşamak demektir. 

Bu günlerde malum bu değerleri buruk olarak yaşıyoruz. İnşallah bizden sonra gelecek olan nesil bunun değerini birilerine daha iyi anlatacaklar ve daha huzurlu yaşayacaklar. 

Atatürk deyince ilkeler geliyor aklıma. Bu ilkeleri yaşamak geliyor, özgürlük geliyor, Laiklik geliyor,  O'nun her ismini andığımda ki sizler de Atatürk'e gönül vermiş kişiler olarak, aynı duyguları hissediyorsunuz. İnsanın gözleri buğulanıyor. O'na borçlu olduğumuz şeyleri burada sıralamaya zaman yetmez. O'na saygımız sevgimiz ve O'nun değerli silah arkadaşlarına sevgimiz sonsuzdur. Ulu Önder Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını saygı ve şükranla anıyor, Cumhuriyet Bayramınız kutlu ve mutlu olsun diyorum."

İZ-TUR Siyesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Eczacı Muzaffer Haksel ise konuşmasında şunları söyledi;

" 97 yıl önce bugün ilan edilen Cumhuriyetimizi düşünürken, aklıma geçen gün televizyonda izlediğim Victor Hugo’nun 1862 yılında yazdığı Sefiller romanından perdeye uyarlanan, başrollerini Liam Neesson, Geoffrey Rush, Uma Thurman’ın oynadığı flim geldi ve bir an için kendimi Fransız Devrimi’nin içinde buldum.  Orada İhtilalcilerin silah ve top sesleri arasında, kan gövdeyi götürürken ‘Yaşasın Cumhuriyet’ nidaları kulaklarımdan gitmiyordu. Fransız İhtilali’ni hazırlayan etkenler arasında ‘Aydınlanma Düşünceleri’ ile birlikte Descartes, aklın ve özgür düşüncenin varlığına atıfta bulunmuş, Montesquieu, halkın yönetiminde vekiller aracılığı ile temsil edilmesi gerektiğini söylemişti. Aynı zamanda ‘Güçler Ayrılığı’ fikrinin benimsendiği bir yönetime geçilmesi gerekliliğini savunmuştu. J. J. Rousseau bütün insanların eşit olduğuna ve halkın söz sahibi olduğu bir yönetimin egemen olması gerekliliğini belirtmişti. 
Bu düşüncelerin körükleyerek alevlendirdiği 1789 Fransız İhtilali’nin üzerinden henüz birkaç yıl geçmiştir. İhtilal hareketi sürmektedir. Halk, Bastille hapishanesini ele geçirmiş, 1791 yılında ihtilalciler Kurucu Meclis atamış, Kral’ın boyun eğmek zorunda kaldığı bu Kurucu Meclis’e;  kanunları hazırlamak, bütçenin güvenilirliğini onaylamak ve hükümetin çalışmalarını kontrol etme yetkisi verilmişti.  Ve en önemlisi ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ yayınlanmıştı. Bu süreçte Robespierre, Danton ve Marat Fransa’nın geleceğine hükmeder noktadadırlar. 16. Louis idam edilmiş, Cumhuriyetçilerle Kralcılar yani Mavilerle Beyazlar arasında iç savaş sürmektedir. Paris sokaklarında halk hareketleri bitmek bilmiyordur. Halk ile Fransız askerleri karşı karşıya geliyor, sokaklarda kurulan barikatlar top ateşiyle yerle yeksan ediliyordu. Buna rağmen direniş sürüyor, bütün kayıplara rağmen her taraftan ‘Yaşasın Cumhuriyet’ nidaları yükseliyordu.  Cumhuriyetçilerin kendi aralarındaki kanlı hesaplaşma da yakındı. Ve İhtilal’in baş aktörlerinden Danton’a atfedilen sözün de tam anlattığı gibi; ‘İhtilal kendi evlatlarını yemekteydi’. Evet, Çağ değiştiren Fransız İhtilali’nde, Mutlak Monarşi’den Cumhuriyet’e uzanan yolun çok kanlı, çilelerle dolu ve büyük mücadelelere sahne olduğunu görmekteyiz.  
Biz de ise Cumhuriyet de, devrimler de bir projeydi. Bir Mustafa Kemal projesiydi. O, 1907 yılında 26 yaşında, daha Kolağası yani Yüzbaşı iken Selanik Beyaz Kule karşısındaki Olimpos Gazinosunda arkadaşlarını Başbakan, Bakan yapar ve bu memuriyetleri dağıtan kişi olduğunu açıklarken sanki Cumhuriyeti kast ediyordu! 
1919’da  Erzurum’da, Sine-i millete döndüğü o en zor günlerde,  ‘Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve iradesi kurtaracaktır’ dediği Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos’u 8 Ağustos’a bağlayan gecenin sabahında Mazhar Müfit Kansu’ya,  bir sen bir de Süreyya Yiğit bilecek diyerek dikte ettirdiği metin;  Zafer’den sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. İki, Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Ve metin Şapka Devrimi, Latin harflerinin kabulü diye sürüyordu… 
1 Nisan 1923 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde şöyle diyordu; ‘Yeni Türkiye Devleti’nin ruhu bünyanı (ruhi yapısı) Milli Hakimiyet’tir. Milletin bilakayd-ü şart (hiçbir şarta dayanmadan, şartsız) hakimiyetidir. Türkiye Devleti’nde ve Türkiye Devleti’ni kuran Türkiye halkında tacidar (taç sahibi, padişah) yoktur. Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da Millet’in hakimiyetidir.  Milli egemenlik kavramı üzerinde ısrarla duran Mustafa Kemal, demokrasi konusuna da değinerek, kurduğu Cumhuriyet’in demokratik olmasını ister ve bu konuda; ‘Malumdur ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayanan bir devlettir. Demokrasi ise, esas itibariyle siyasi mahiyettedir, fikridir, ferdidir, eşitlikçidir’ ve bir başka konuşmasında; Demokrasi prensibinin en asri ve mantıki tatbikini temin eden hükümet şekli Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet’te son söz, millet tarafından seçilmiş Meclis’tedir. Millet adına her türlü kanunları Meclis yapar’ der. 
Evet O, kafasında yıllar önce oluşturduğu şablonu sarsılmaz bir inançla, Ulus’un fakir, çaresiz, sıkıntı içinde olduğu, ‘Olmak ya da Olmamak’ noktasında dahi kafasında netleştirmiş, adım adım uygulamış, 623 yıldır ‘Padişahım çok yaşa’ diyerek iradesini bir kişi ya da bir zümreye terk eden halkına insanca yaşamanın yolunu ardına kadar açmıştı. ‘Ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet biçimi olarak tanımlanan Cumhuriyeti, Türk milletinin karakterine en uygun bir yönetim biçimi olarak Türk halkına armağan etmişti. Bu nedenle Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın) Cumhuriyet’in ilanından sonra yazdığı bir yazısında; ‘Anadolu’da Büyük Millet Meclisi vatanın kaderine fiilen hakim olmaya başladığı dakikadan beri Türkiye’de Cumhuriyet kurulmuştu’ der. Evet bu nedenle 28 Ekim 1923 akşamı Mustafa Kemal Paşa Çankaya Köşkü’nde yemek esnasında kendi görüşüne yakın arkadaşlarına; ‘Yarın Cumhuriyreti ilan edeceğiz’ dediğinde, kafasındaki yıllara dayalı şablonun sadece o bölümünü hayata geçiriyordu. Aynı Mazhar Müfit’e 1919’da dikte ettirdiği gibi!
Cumhuriyet’in ilanıyla rejimin adı konmuş ve Anayasa şöyle şekillenmişti. 
Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare şekli, halkın kendi kaderini kendisinin tayin edeceği temeline dayanır. Devletin hükümet şekli Cumhuriyet’tir.
Türkiye Devleti’nin dini İslam dinidir. Resmi dili Türkçe’dir. Başkenti Ankara’dır.
Türkiye Devleti T.B.M.M. tarafından yönetilir. 
Türkiye Cumhurbaşkanı T.B.M.M. Genel Kurulu’nca kendi üyeleri arasından seçilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı devletin de başkanıdır. Gerektiğinde Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.
Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından Meclis üyeleri arasından seçilir. 
 Ve Mustafa Kemal Paşa T.B.M.M. tarafından Türkiye Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiş ve hükümeti kurmakla görevlendirdiği İsmet Paşa Cumhuriyet’in ilk başbakanı olma sıfatını kazanmıştır. Aynı 1907’de Olimpos Gazinosu’nda görevleri, makamları dağıttığını söylediği kişinin kendisi olacağını söylediği gibi!
O, yıllar önce Sofya’da Ateşemiliter olarak bulunduğu günlerde, seçkin bir pastanede, ‘Burası sana göre değildir’ denerek kendisine lâyık görülmediği yerde isyan ederek masaya yumruğunu vuran; ‘ Ne? Gidecek miyim? Kim kovabilirmiş beni buradan? Barış zamanında bu vatanı besleyen, yaşatan; savaş zamanlarında cephede dövüşen, yurdu koruyan benim. İstediğim yerde paramla oturmak, yiyip içmek de herkesten çok benim hakkımdır. Bana pasta getiriniz’ diye kükreyen Bulgar köylüsünde, kendi insanının da bir gün bu özgüvende olması gerekliliğini düşünen ve yıllar sonra Mahmut Esat Bozkurt’a; ‘İşte ben Türk köylüsünün böyle olmasını, hakkını böyle almasını bilmesini istiyorum. Çünkü bu memleketin efendisi Türk köylüsüdür. Yerini almalıdır’ demişti.  Ve bu nedenle Cumhuriyet’in ilanını takip eden, bir Ulus için anlık sayılabilecek bir zaman diliminde devrimleri de teker teker hayata geçirmiş, ülkesini  ‘Çağdaş Uluslar’ seviyesine ulaştırabilmek için  Fransız İhtilali’nde olduğu gibi bir evrime muhtaç olan süreçleri,  on yıl gibi çok kısa bir zamana sığdırmış, insanını kulluk noktasından, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir birey ve yurttaş olma noktasına taşımıştı.   
Bugün yüz yıla yaklaşan demokratik hayatımızda, Meclis’in duvarında yazan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 3. maddesindeki; ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Milleti'ndir’ ifadesini, Anayasa’ya dayanarak yürütme yetkisine yani Bakanlar Kurulu’na  ilişkin konularda ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ çıkarabilen ve yeri geldiğinde bunu keyfiyet haline getiren bir kişiye teslim ettik. Haziran 2018-Haziran 2019 döneminde Meclis’de 34 adet kanun çıkarılırken, buna karşılık 38 adet Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarıldı. Yani Yasama organı olan Meclis bu sistemde iyice zayıflatıldı. Nerede kaldı Mustafa Kemal Atatürk’ün; ‘Millet adına her türlü kanunları Meclis yapar ifadesi? Ve bu sistemde Bakanlar Kurulu Meclis içerisinden çıkmıyor ve Yürütme’nin Meclis’e yani halkın seçtiği iradeye karşı bir sorumluluğu yok. Bu nedenle güvenoyu ve gensoru uygulamaları da yok. Onun yerine Meclis araştırması, Genel Görüşme, Meclis Soruşturması ve Yazılı Soru yollarıyla bilgi edinme gibi seçenekler var. 2018 Yasama yılında verilen ve 15 gün içerisinde ilgili bakanlıklar ve kurumlar tarafından cevaplandırılması gereken 15 bin 493  yazılı soru önergesinin 840’ına zamanında, 5 bin 43’üne 3-4 ay sonra cevap yazıldığını ve 7 bin 389 yazılı soru önergesine ise yanıtsız bırakıldığını görüyoruz. Ayrıca bir denetim mekanizması olan Sayıştay raporları da Meclis’den bu süreçte kaçırılmakta. Böyle bir Meclis’in halkın iradesini yansıttığı söylenebilir mi? Yasama ve Yürütme bu durumda iken, Alt Mahkemeler’in Anayasa Mahkemesi kararlarına uymaması da Yargı’daki içler acısı durumumuzu göstermiyor mu? Nerede kaldı Montesquieu’nun ‘Güçler Ayrılığı’ fikri. Nerede kaldı J. J. Rousseau’nun halkın söz sahibi olduğu bir yönetimin egemen olması fikri. Nerede kaldı 1924 Anayasası’nın 3. maddesindeki; ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bu egemenliğin tek temsilcisi T.B.M.M’dir’ ifadesi. Bu nedenle önümüzde Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu yol haritası dururken ve yüz yıla yaklaşan bir tecrübenin ışığında, ‘ Kuvvetler ayrılığına dayalı, ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e dönülmesini yürekten diliyorum. Bize insanca, hür, eşitlikçi yaşamanın yollarını açan, bize Cumhuriyet’i armağan eden başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu uğurda mücadele veren her şahsiyetin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, onları rahmetle anıyorum. Cumhuriyetimiz kutlu ve ilelebet payidar olsun diyorum…"

İZ-TUR Sitesinde düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlama Töreni Türk Sanat Müziği konseri ile sona erdi.

Haberi Sosyal Medya'da Paylaş!

Sığacık'ta ki Tsunami Mağdurlarını Bu Kezde İZSU Faturaları Vurdu.

Kafkas Fiko 44 Yaşına Bastı...

0 Yorum

Habere Yorum Yazın