Kaş Yaparken Göz Çıkartmayın...

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ KADINLARI KORUYACAKTIR PROPAGANDASI DOĞRU DEĞİLDİR, BU SÖZLEŞMENİN DAYATILMASINDAKİ ASIL NİYET KADINI KORUMAK DEĞİL, TOPLUMSAL BARIŞI BOZMAKTIR

- TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ KADINLARI KORUYACAK ,MİLLİ YASAL DÜZENLEMELER GETİRMELİDİR

- UYGULAYICI OLARAK DİYORUZ Kİ KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARTMAYIN!

- AMAÇ KADINA YÖNELİK ŞİDDETİ ve KADIN CİNAYETLERİNİ ÖNLEMEK İSE UYGULAYICI EĞİTİMİ-TOPLUMSAL DEĞERLERLE ÇATIŞMAYAN MİLLİ ÖNLEYİCİ MEVZUAT ve TOPLUMSAL EĞİTİM ÖNCELİKLİDİR????????

- MESELEYİ ASIL ÇİZGİSİNDEN ÇIKARARAK AİLE BİRLİĞİNE SALDIRI ve LGBT PROPAGANDASINA ÇEVİRMEK HATADIR;

- Mesela Türk aile yapısında, LGBT faaliyetlerinin etkisi ile, kendi çocuğunun cinsel kimliğinin dışında üçüncü bir kimliği seçmesine tepki vermenin,itiraz etmenin kamu otetitesi,polis,kolluk,yargı kararı ile  yasaklanmasına razı olur?

-LGBT faaliyetleri ile Çocuk istismarına, çocuğun cinsel tercih özgürlüğü denilmesine kim rıza gösterir?

-Bu düzenlemeler kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini önleye bilir mi? Doğrusu bu konu ile ilgisi dahi yoktur.Ancak toplumsal barışı bozacağı sabittir!

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri üzerine esasen Türkiye’de  yeterli hukuki düzenleme yapıldı ve yeterli mevzuat  bulunuyor.

Fakat uygulamada istenen sonuç tam alınamıyor. Burada kolluğun ve kamu görevlilerinin eksikliği ve yasal düzenlemenin sıklıkla özellikle boşanma sürecinde kadınlar tarafından, yasal düzenlemenin katı bir şekilde, erkeklere karşı çokça  istismar edilmesi  önemli rol oynuyor.!!!

Burada erkeklerin haklı tepki verdiğini vb savları savunmadığımız sabittir.Ancak kamu otoritesinin aile içindeki meselelere katı müdahalesi çoklukla doğrudan şiddetin ateşleyici gerekçesi olduğunu da gözlemliyoruz.Özellikle şiddet mağduru olmadığı halde gerçeğe aykırı beyanlar ile yapılan koruma tedbiri taleplerinin haksızlığa uğradığını düşünen erkeğin gerçekten şiddete yönelmesini teşvik ettiğini de uygulamada açıkça görüyoruz.

Aile kavramı, erkek-kadın İlşkileri ülkeden ülkeye,toplumdan topluma bazı kültürel farklar ihtiva ediyor.

Eğer bu farkları gözetmeden, salt Avrupa da kabul görmüş yasal düzenlemeleri kopya yapıştır İle Türk örf-adet ve töresini dikkate almadan uygularsanız, bu tip sonuçların doğmasını da öngörebilmek gerekiyor.

Mevcut yasal düzenlemelerde ki bu temel hatanın milli bir yasal düzenleme ve kolluk uygulama eğitimine ve kamuoyu bilgilendirmesine ihtiyacı olduğunu, hukukçular olarak bizler uygulamada  izliyoruz.

Fakat kamuoyunun önünde “İstanbul Sözleşmesinin uygulanmamasının temel bir gerekçe olduğu propagandası İle getirilen kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin  arttığı savı” tamamen tehlikeli ve toplumsal barışı tehdit eden bir kara propaganda bize göre.

Zira İstanbul sözleşmesinin düzenlemelerinin ötesinde mevzuattta yer alan koruma tedbirleri dahi soruna çözüm bulamamışken, uygulayıcıların ve toplumun soruna yaklaşımını Türk toplumuna özel,anlayış,kültür ve çözüme göre bir yasal düzenlemeye gitmeden “CİNSEL ÖZGÜRLÜK” temel propagandasına dayalı İstanbul Sözleşmesinin uygulanmamasının kadına yönelik şiddetin ve cinayetlerin artmasında temel gerekçe olduğu dayanaksız bir iddia olduğunu rahatlıkla beyan edebiliriz.

İstanbul Sözleşmesi düzenlemelerinin kadıns yönelik şiddeti doğrudan istatistiki olarak aşağıya çekeceğini bilimsel olarak iddia etmek mümkün değil dediğimiz gibi.

Ancak bu sözleşmenin uygulaması ile LGBT ve 3. Cins hakları için Türkiye ye dış hukuki müdahale mümkün olacak,”toplumsal Barış” özellikle çocuklara ve gençlere yönelik CİNSEL ÖZGÜRLÜK sütresi ile kamu otoritesinin, Türk aile yapısına doğrudan müdahalesi ile bozulacaktır.

Burada kamusal bir fayda olmadığı aksine zarar bulunduğu sabittir.

AVRUPA’DA DA TARTIŞILIYOR

Avrupa’da bir ilk olmasının yanı sıra, aynı zamanda evrensel düzeyde kadına şiddeti önlemeye ve kadının insan hakkına dair “altın standart” diye tanımlanan İstanbul Sözleşmesi’nin lokomotif gücü Türkiye oldu. 

Türkiye bu rolden çok çabuk aldatıldığını düşünerek pişmanlığını bildirdi.

Tam adıyla "Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi" Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldı; Görünüşte temel amacı hükümetleri kadını korumakla yükümlü kılan ve hukuki bağlayıcılığı olan belgeyi ilk imzalayan ve mecliste ilk onaylayan ülke Türkiye’ydi. 46 imzacısı bulunan sözleşme farklı zamanlarda 34 ülkede onaylanıp yürürlüğe girdi.

Ancak sonradan Küreselcilerin “Cinsel özgürlük” vb sloganlar ile Covid pandemi sürecinde de çokça tartışılan 3. Cins,trans insan projelerinin amiral gemisi LGBT faaliyetlerinin hukuki alt yapısı ve korunmasını amaçladığı görüldüğünden bir çok itiraz geldi. Türkiye’de sözleşmeyi haklı olarak uygulamadı.

8 Mart 2012’de, yani Dünya Kadınlar Günü’nde bu sözleşmeyi esas alan 6284 sayısı yasa TBMM’de kabul edildi. 

Gerçi sözleşmenin bir uluslararası belgede ilk kez tanımını yaptığı “toplumsal cinsiyet” kavramı yasada yer almıyor, ancak kadına karşı şiddet, “Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan her türlü tutum ve davranış” olarak kabul ediliyor.

Sözleşmenin toplumsal cinsiyet temelinde tartışıldığı tek ülke Türkiye değil. Rusya ve Azerbaycan hiç imzalamadı; İngiltere dahil 11 ülke imzaladı, fakat meclis onayından geçmedi. Avrupa Birliği de sözleşmeyi üç yıl önce imzaladı, ancak çok sayıda üye ülkenin blokajı nedeniyle onaylanıp resmiyet kazanmadı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu sözleşmenin kabulünü öncelikleri arasında sayıyor. AB çapındaki bir araştırmaya göre her üç kadından biri fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor.

Bloke eden ülkelerin başında Bulgaristan, Macaristan, Slovakya ve Letonya geliyor. 

Karşı çıkışın nedeni büyük ölçüde sağ ve muhafazakar hükümetlerin ideolojik siyasi duruşları ya da kilisenin toplumsal ahlak itirazından kaynaklanıyor.

Bulgaristan’da Anayasa Mahkemesi anayasaya aykırı bulup onay sürecini askıya aldı. 

Meclisin muhafazakar kanadı, eşcinselliği özendirip Bulgar toplumunun geleneksel değerlerini aşağıladığı şikayetiyle sözleşmeyi yüksek mahkemeye götürmüştü. Ve mahkeme “toplumsal cinsiyet” kavramının Anayasa’daki “doğuştan kadın ve erkek” ifadesiyle çeliştiğini, bunun her iki cinsiyete eşit davranmak anlamına da gelmediğini, “biyolojik farkların gözetilmesi gerektiğini” belirterek başvuruyu haklı buldu. 

Slovakya meclisi de geçen yılki oylamada sözleşmenin kabulünü reddetti.

KATOLİK KİLİSESİ SÖZLEŞMEYİ NAZİZM VE BOLŞEVİZM KADAR TEHLİKELİ BULUYOR

Katolik Kilisesi ve muhafazakar siyasetin İstanbul Sözleşmesi’ne en güçlü direnci Polonya’da yaşandı. 

Sol liberal iktidar döneminde imzalanan anlaşmaya karşı çıkan sağ muhalefet, İstanbul Sözleşmesi’nin “cinsiyet ideolojisi” gibi tehlikeli fikirler aşıladığı ve geleneksel aile yapısının bozulacağını ileri sürüyor, “Bu sözleşme, eşcinsel ideolojisini meşru kılmak üzere düzenlenmiş feminist bir komplodur” açıklamaları yapılıyordu. 

Kilise de şiddetle karşı çıkıyor, örneğin Krakow Başpiskoposu Marek Jędraszewski “İstanbul Sözleşmesi, Nazizm ve Bolşevizm kadar tehlikeli olan LGBT ideolojisini” yaymaya çalışıyor” beyanında bulundu.

Geçenlerde ikinci kez seçim kazanan Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, ilk kez aday olduğu 2015 kampanyasında, “Eğer seçilirsem bu sözleşmeyi onaylatmam. Ev içi şiddete karşı yeterince yasa var. Bu sözleşme gelenek ve kültürümüze aykırı” diyordu.

Polonya kadına şiddetin en yoğun olduğu ülkelerden. Her yıl 250 bin kadın şiddete maruz kalıyor, yılda 400-500 kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Pandemi döneminde şiddetin iki kat arttığı belirtilirken kadın örgütleri sözleşme kapsamında yeni yasa için bastırıyordu. 

Neticede Polonya Avrupa Konseyi’ne, sözleşmeyi anayasa ilkelerine göre uygulayacağı yönünde deklarasyonda bulundu ve geçen mayıs ayında kadına şiddetle mücadele yasası aşırı sağ dışındaki partilerin oylarıyla kabul edildi. 

Adalet Bakanlığı, “İstanbul Sözleşmesi’nin ideolojisini kesinlikle reddediyoruz. Yeni düzenleme Batı’daki yasaların ideolojisinden arındırılmıştır. Ancak pragmatik çözüm getiren taraflarını aldık” açıklamasını yaptı.

Yeni yasaya göre polis kadına şiddet vakalarına doğrudan müdahale edip, saldırganı uzaklaştırabilecek. Daha önce, bunun için mahkeme kararı gerekiyor, bu da aylar sürüyordu.

YA CİNSİYETE DAYALI GÖÇ DAYATILIRSA!

Sözleşmenin diğer bir önemli özelliği, taraf devletin vatandaşı olmayan kadınları da kapsaması. Göçmen ve sığınmacı kadınlar da şiddete maruz kaldıklarında devlet onları korumakla yükümlü. Toplumsal cinsiyet meselesinin yanı sıra bu yükümlülük de Macaristan’da sorun oldu. 2015’teki göçmen akınında sınıra jiletli tel çekip kolluk gücü kullanmaya varıncaya kadar şiddet kullanan Macaristan, bir kişiye bile geçit vermeyen göç politikasına aykırı olduğu gerekçesiyle onaylamıyor sözleşmeyi.

Geçen 5 Mayıs’ta Macaristan'da meclis onayına sunulan sözleşme, üçte iki çoğunluğu olan iktidardaki Fidesz partisinin oylarıyla reddedildi. Hem de pandeminin izolasyon günlerinde kadına şiddetin arttığı ortamda. 

Viktor Orban Hükümeti’ne göre de sözleşme “toplumsal cinsiyet” kavramıyla anayasadaki biyolojik cinsiyet tanımına ters düşüyor, geleneksel aile değerlerini zayıflatarak eşcinselliği özendiriyor.

Ancak hepsinden öte Macaristan’ın düzensiz göç akınına karşı yılmaz mücadelesini baltalamayı amaçlıyor! Çünkü sözleşme kabul edildiği takdirde, 60 ve 61’inci maddeler “cinsiyete dayalı göçü de getirir” diyorlar.

BÜTÜN BU TARTIŞMALARDAN NET ÇIKARDIĞIMIZ SONUÇ ŞUDUR ki:

İstanbul Sözleşmesinin temel duruşunu dikkate alarak,kadına yönelik şiddet ve cinayetleri önlemek amacı ile milli bir mevzuat düzenlemesini Türk örf,adet,töre yani toplum yapısı İle inatlaşmadan kolluk ve uygulayıcılar İle kamuoyunu bilgilendirerek çözmek gerekiyor.

İstanbul Sözleşmesinde ki LGBT ????️‍???? tuzağına düşmeden bu sözleşmeden çekilmek doğru olandır.

Kaş yapayım derken göz çıkartmamak gerekir. Uygulama ile sabittir ki İstanbul Sözleşmesi bu hali ile uygulamaya konulsun kadına yönelik şiddet ve cinayetlerde artış olacaktır.

Zira Türk aile yapısı, yasa İle aile içine doğrudan müdahale de kamu otoritesine karşı durma refleksine sahip bir toplumsal öğreti ile oluşmuştur. 

Bu gerçekliğe göre yasal düzenleme yapılmadan, mevcut yasal düzenlemeler uygulanmaya çalışıldığı için “evden uzaklaştırma” ve “kadını koruma” tedbirlerinin katı uygulanması kadına yönelik şiddeti önleyeceğine, istatistiki olarak arttırdığı da bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Sonuç olarak; toplumsal bilinci toplumun değer yargıları İle izah ederek, bu değer yargılarına aykırı eylemlerin yaptırıma konu edilmesi ve uygulamanın ve uygulayıcıların da eğitimi temel öncelik olmalıdır.

Yazıyı Sosyal Medya'da Paylaş!

0 Yorum

Köşe Yazısına Yorum Yazın